+ Cevap Yaz + Yeni Konu aç
  1. Halk türkülerinin yaşanmış ( Hikayeleri ) öyküleri

    Yaşanmış Halk Türkülerinin gerçek öyküleri

    ZİYA TÜRKÜSÜ



    (Fikriye nin Söylediği Şekliyle)

    Çamlığın başında tüter bir tütün;

    Acı gormiyenin yürüğü bütün

    Ziya nın atını pazara tutun

    Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.



    Benim yarim yaylalarda oturur

    Ak elini soğuk suya batırır

    Demedim mi yarim ben sana

    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.



    Ham meyveyi koparttılar dalından

    Ayırdılar beni nalı yerimden

    Demedimmi nazlı yarim ben sana

    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.





    Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla

    söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir;

    Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.


    - Kadir mevlam senden bir yar isterim - Çukurova yöresi

    Kadir Mevlam, senden bir yar isterim.
    Minnet ile gelen yari n`eyleyim?
    Bır sofra isterim, eller değmedik.
    Eller yemış, doyulmuşu n`eyleyim?

    Bir yayla isterim, eli göçmedik;
    Lalesi, sümbülü, gülü geçmedik.
    Bir güzel isterim, eller değmedık;
    Koldan kola sarılmışı n`eyleyim?

    Bir güzel isterim, nice olursa;
    Gözler ala, beli nice olursa.
    Binerim ata da dinççe olursa;
    Eller binip kovulmuşu n`eyleyim?

    Amanin da, Karac`oğlan, amanın.
    Kirpikler ok olmuş kaşı kemanın.
    Evvel kız başlıydın, duldur zamanın.
    Olursa kız olsun, dulu n`eyleyim?

    Karacaoğlan



    OZAN VE TÜRKÜNÜN HİKAYESİ ÜZERİNE

    Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
    Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel in Mut İlçesi ne bağlı Karacaoğlan Köyü ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
    Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen, bilinen ilk ozandır. İçel in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

    Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi nin "Gökçe" köyünde, "Mamalı" da, "Binbuğa"da, "Erzurum"da "Zobular"da, "Gökçeli"de, "Varsak da, hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat, kanımızca en sağlam ve eski kaynak, Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi nin hatıra defteri olup, inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi, Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas, fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi den anlaşılmıştır. Karacaoğlan ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak tan firar-la mekanın gaip ederek, encam Maraş ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp, teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)", kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan ın Tarsus ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi nin kızına aşık olduğu, vermedikleri için kızın, arkasından da Karacaoğlan ın Kırklar mağarasına, bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise, 1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği, fakat birbirlerine kavuşamadıkları, en sonunda Karacaoğlan ın bir tepeye, Karaca Kız ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş", demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova dan Çukur Köyü nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsa, Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı, sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip, suyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş, ona evliyalık izafe etmiş, tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır

    - Hastane Önünde İncir Ağacı - Akdağmadeni yöresi

    Hastane Önünde İncir Ağacı
    Annem Ağacı.
    Doktor Bulamadı Buna İlâcı
    Anem İlâcı.

    Baş Tabip Geliyor Zehirden Acı
    Annem Vay Acı.
    Garip Kaldım Yüreğime Dert Oldu
    Annem Dert Oldu.

    Ellerin Vatanı Bana Yurt Oldu
    Annem Yurt Oldu.
    Mezarımı Kazın Bayıra Düze
    Annem Vay Düze.

    Yönünü Çevirin Sıladan Yüze
    Annem Vay Yüze.
    Benden Selâm Söylen Sevdiğinize
    Sevdiğinize.

    Başına Koysun Kareler Bağlasın
    Annem Bağlasın.
    Gurbet Elde Kaldım Diye Ağlasın
    Annem Ağlasın.

    Nida Tüfekçi

    Neden yakılmış bu türkü...

    Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat a getiremez, İstanbul da kalır.


    -Yarim İstanbul u Mesken Mi Tuttun?-
    İç Anadolu yöresi

    Yarim İstanbul u mesken mi tuttun aman
    Gördün güzelleri ben unuttun aman
    Beni evinize köle mi tuttun aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
    Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
    Seninle gidenler silaci oldu aman

    Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
    Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

    Anonim

    Hikayesi;

    Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi, köyün çeşme başında, sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki , on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça yla Zalha nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

    Derin bir iç geçirdi.

    Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil, kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bile, evde aşa muşa el atar, ortalığı toplar, anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri, istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli, kocaman kocaman elli, ayaklı, kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan, çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli, köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup, kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
    Gene derin bir iç geçirdi.

    Yedi yıl, yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol, seyranı renkli İstanbul da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü, bal dudaklı, kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli, o tuttuğunu koparan, o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı, vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

    Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti, sildi elinin tersiyle gözlerini.

    Resullarin Emine anaydı gelen:

    - Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm, yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
    - Yoook, ağlamıyorum nene...

    Gün görmüş, umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
    - Ağlıyon kınalı kekliğim, sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

    "Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene nin dediği gibi, öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli, burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama, unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyelim, insan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç, yaşlı kadınlar, ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
    - Sus bacım, dedi. Sus! Bir başkası:
    - Gözlerinden döktüğüne yazık!

    Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
    - El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
    -Vallaha Amasyanın bardağı, biri olmazsa biri daha bence..
    - En doğrusu bu ama....
    - Dinlemiyor ki!
    - Bu gençlik, bu tâzelik...
    - Yedi yıl, yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

    Sıkıldı, bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu, o da varsın istidayı boşansın bir güzel, varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi, başını sallasa...

    Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği, yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun, gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden, birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek, birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece, o gece işte, nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını, neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek, çok değil yazı orda geçirip, güze, olmazsa kışa koynunda desteyle para, dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa, eh gayri, keyfine son olmıyacaktı!.

    Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
    Yedi yıl, yedi koca yıl!
    Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

    Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana, altı yaşında mı olurdu? Bösböyük, palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler, hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
    - Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu, taşıyor!

    Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde, görememişti dolduğunu.

    Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

    Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya, şimdi de aklından köyün yaşlıları, gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
    - Deli anam deli bu!
    - Doğru bacım, deli..
    - Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
    - Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

    Sonra kafa kafaya, fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma, ah bu konuşmalar... Evden içeri girerken, Dursunların Hacı yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce, kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına, geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu, tek başınaydı ya, deminki karılar, kızlar, orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
    - Dursunların Hacı, Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte, bağlamıyacağım!

    Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali sinin yanında? Değil yedi yıl, on yıl dönmese sılasına, onu gene unutamazdı işte!

    Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor, derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere, ufaldı, bakır kızılını yitirdi, pırıl pırıl yanmağa, saz örtülü dumanlarıyla ker**** evleri süslemeğe başladı.

    Canı ne yemek istiyordu, ne de su.

    Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

    Ali bakıyordu, sadece bakıyordu.

    Oysa hem ağlıyor, hem söylüyordu:
    - Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

    Ali susuyor, boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor, Ali den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
    - İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli, diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali m. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

    Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış, sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardından, bağırmış, bağırmış... Fakat Ali...

    Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
    - Hayırdır inşallah, dedi.

    Kalktı usulcak, gitti kapıya, örttü, kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara, kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz, düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş, ne de çeşmeye giderken, yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş, lâf da atmamıştı ama, köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı ya! Yedi yıldır İstanbul u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş, ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

    Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
    Uykusunda düş.
    Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor, daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

    O zaman, o zaman işte, gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış, bırakıp güzellerini, koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali sine, yummuştu gözünü:
    -İstanbul u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?


    - Ankara da Yedim Taze Meyvayı -

    Keskin yöresi

    Ankara’da Yedim Taze Meyvayı
    Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı
    Keskin’den De Sildirmeyin Künyeyi
    Söyleyin Anama Anam Ağlasın
    Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

    Trene Bindim De Tren Salladı
    Zalım Doktur Ciğerime Elledi
    İy -Olursun Dedi Geri Yolladı
    Söyleyin Anama Anam Ağlasın
    Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

    Ankara’yla Şu Keskin’in Arası
    Arasına Kara Duman Durası
    Çok Dokturlar Gezdim, Yokmuş Çaresi
    Söyleyin Anama Anam Ağlasın
    Babamın Oğlu Var Beni Neylesin

    Mezarım Başında Kuşlar Ötüşür
    Benzim İçtim, Ciğerlerim Tutuşur
    Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
    Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
    Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini

    Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
    Annesinin De Ciğerini Deliyor
    Gelin Hatice’ni De Eller Alıyor
    Söyleyin Anneme Annem Ağlasın
    Gelin Hatice’yi De Kimler Eğlesin

    Mezerimi Derin Eşin Dar Olsun
    Edirafı Lale, Sümbül, Bağ Olsun
    Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağolsun
    Söylen Kardeşima Çalsın Sazımı
    Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı

    Ahmet Günday



    Türkünün Hikayesi;

    Anakara nın keskin ilçesinin cin ali köyünde 1924 yılında Sefer adında bir erkek çocuk doğar. İlkokulu köyünde okuyan Sefer 15 yaşından sonra ailesinin tüm rençberlik işlerine yardım eder yürütür. Güçlüdür kuvvetlidir Sefer. Köyde herkes tarafından sevilir. 20 yaşına gelince de Seyfli köyünden Hatice yi istetir. Söz kesilir düğün olur evlenirler.

    Aradan üç ay geçince Sefer ince hastalık denilen vereme tutulur. Doktorlar bir çare bulamazlar. Taa Ankara lara götürülür ve 20 Haziran 1944 te garip Sefer ölür. Aşağıdaki türkü Sefer için yakılmıştır.



    - Çanakkale İçinde -

    Kastamonu yöresi

    Çanakkale içinde aynalı çarşı
    Ana ben gidiyom düşmana karşı
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir uzun selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale üstünü duman bürüdü
    On üçüncü fırka harbe yürüdü
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde toplar kuruldu
    Vay bizim uşaklar orda vuruldu
    Of gençliğim eyvah

    Çanakkale içinde bir dolu testi
    Analar babalar umudu kesti
    Of gençliğim eyvah

    Anonim



    Çanakkale, I. Dünya Savaşı nda İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti nin savaştığı cephelerden sadece bir tanesiydi. Ancak Çanakkale Savaşı nın taşıdığı önem bunun çok ötesindedir.
    Çanakkale Savaşı, tarihi bir dönüm noktası, Dünya tarihini etkileyen önemli gelişmelerden birisidir. Bütün olumsuz şartlara rağmen burada kazanılan zafer, bir savunma savaşının kapsamını aşan, sadece savunulan bölge ve ülke itibariyle değil, dünya dengelerini sarsan ve değiştiren bir çerçeveye ulaşmıştır.

    Çanakkale zaferi, bundan tam 88 yıl önce 18 Mart 1915 te, Gelibolu Yarımadası üzerinde kazanıldı. İngiltere ve Fransa, Gelibolu Yarımadasını ele geçirerek Çanakkale Boğazı nı açmak ve devamında da İstanbul u işgal etmek niyeti ile bu harekâta başladılar. Böylece Türkler in Avrupa ile olan bağlantılarını da tamamen kesmiş olacaklardı.

    Dönemin İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill Çanakkale Harekâtı nın kendileri açısından çok farklı anlam taşıdığını ifade etmektedir. O na göre Çanakkale Harekâtı ile dünya tarihi değiştirilecek, Türk imparatorluğu ikiye bölünecek, başkenti felce uğratılacak, düşmanlarına karşı Balkan devletleri birleştirilecek, Sırbistan kurtarılacak, Rusya ya savaşta yardım edilecek ve savaşın süresi kısaltılarak sonsuz insan hayatı kurtarılacaktı.

    Bu beklentilerle 1915 Şubatından itibaren harekâta başlayan İtilaf Kuvvetlerinin donanması, 18 Mart 1915 te denizden gerçekleştirdiği büyük saldırıda başarısız olup geri çekildi. Daha sonra kara harekâtı ile Boğaz kıyısındaki mevzileri düşürüp İstanbul a ulaşmak istediler ve yine başarısız oldular. Nihayet 1915 yılı sonunda tamamen çekilmek zorunda kaldılar.
    Gelibolu Yarımadası nın bilindiği üzere Türk tarihinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Türkler in Avrupa ya geçiş yaptığı ilk bölgedir. Avrupa kıtasında sahip olunan ilk topraktır. Avrupa ya atılan ilk adımdır.

    Bu zaferin belkide bizim için en önemli yanı, Milli Mücadele ruhunun ilk meşalelerinin burada yakılmış ve Türkiye Cumhuriyeti nin ilk temel taşlarını atan Türk Milleti ne Mustafa Kemal Atatürk ü kazandırmış olmasıdır.

    Çanakkale de kazanılan bu Türk zaferi ile; Baltık ta ve Avrupa dan Almanlar tarafından ablukaya alınan Rus Çarlığı, Boğazlar ve Karadeniz den de Türkler tarafından kuşatılınca yıkılmıştır.

    Çanakkale zaferi, emperyalist güçlerin mağlup edilebileceğinin işaretini daha o zaman vermişti. Çanakkale Destanı, Milli Kurtuluş savaşımızın verildiği 1919-1922 yılları arasında Türk Milleti ne yol göstermiş, büyük moral kaynağı olmuştur.

    Bunun yanı sıra Çanakkale zaferi, hastalanmış, hatta ölmüş gözü ile bakılan Türk Milleti ne şan, şeref ve güven kazandırmış, özbenliğini yeniden kazanmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca, Türk Milleti nin askerlik kabiliyetini, fedakârlık ruhunu, vatan ve millet sevgisini, manevi gücünü bir defa daha dünyaya göstermiştir.

    Bu türkü de Çanakkale savaşlarında şehit olan askerlerimiz için yakılmıştır...



    Konuyla alakalı paylaşımlar
    Yaşanmış En duygusal Aşk Hikayesi - Senin için Ölü
    Yaşanmış En duygusal Aşk Hikayesi - Senin için Ölü Değerli arkadaşlar Aşk çok yüce bir olgudur sevginin temelini aoluşturur. Bazı sevgiler öyledir ki ne tarifi mümkündür nede yaşanması. işte bu...
    Voltaire ve Emilie du Chatelet'in Aşk Öyküleri
    Voltaire ve Emilie du Chatelet'in Aşk Öyküleri Tarihin Unutulmaz Aşk Öyküleri Voltaire ve Emilie du Chatelet / 1700’ler - Fransa Voltaire Fransız kraliyet ailesi tarafından son...
    Fabıl Örnekleri ( fabl öyküleri ): İki Papağan, Kr
    Fabıl Örnekleri ( fabl öyküleri ): İki Papağan, Kr Fabıl Örnekleri: İki Papağan, Kral ve Oğlu fabl öyküleri, Fabl Örnekleri, fabıl örnekleri,fabllar,fabl hikayeleri,masal örnekleri,fabl...
    Halk Edebiyatının Özellikleri - HALK EDEBİYATININ
    Halk Edebiyatının Özellikleri - HALK EDEBİYATININ Halk Edebiyatının Özellikleri - HALK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ HALK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ 1. İslamiyet'ten önceki edebiyatımızın...
    Halk Edebiyatı Nedir - Halk Edebiyatının Genel Öze
    Halk Edebiyatı Nedir - Halk Edebiyatının Genel Öze Halk Edebiyatı Nedir - Halk Edebiyatının Genel Özellikleri - Halk Edebiyatının Türler HALK EDEBİYATI Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın...

  2. Son Videolar

  3. Çamlığın başında tüter bir tütün;

    Acı gormiyenin yürüğü bütün

    Ziya nın atını pazara tutun

    Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.



    Benim yarim yaylalarda oturur

    Ak elini soğuk suya batırır

    Demedim mi yarim ben sana

    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.



    Ham meyveyi koparttılar dalından

    Ayırdılar beni nalı yerimden

    Demedimmi nazlı yarim ben sana

    Çok muhabbet tez ayrılık getirir.



    At üstünde guşlar gibi dönen yar,

    Gendi gidip ehbabları yanan yar.





    Gendi gidip ehbabları kalan yar" nakaratıyla

    söylenen Ziya Türküsünün Hikayesi şöyledir;

    Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat ın Karacalar Köyündendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve nişanlanır. Fikriye nin babası Karacalar Köyü imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyüne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki tarafta birbirini oldukça sevmektedir. Ziya bir gün ekin sularken üşütmüş ve karın ağrısından şikayet etmektedir. Doktora gider ama fayda bulamaz, bir hafta içinde ölür. Bir başka söylentiye göre, Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir. İki köy arasında oynanan ciritte attan düşer orada ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar. Ağıtın tamamı 30 kıtadır. Yozgat ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.

    indirmek için tıkla: http://www.webilgi.com/gercek-yasanm...#ixzz2Ojyg8Lfi


  4. yaaa düzgün şeyler koyun acil hikaye lazım


  5. Harika muhteşem


Halk türkülerinin yaşanmış ( Hikayeleri ) öyküleri Yer İstanbul , 34, TR incelenme 140592 kişi oylama: 4.5 / 5

Powered by vBulletin™Copyright © 2014 vBulletin Solutions, Inc.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1

Yukarı Fırlat

140592
İzlenme