• Yüreğimizin İsyan Ateşleri…

      Yüreğimizin İsyan Ateşleri…


      Yıllar önce kanımızın deli aktığı demlerdi, sokaklarda ve dağlarda da tıpkı bu günkü gibi oluk oluk kan akıyordu.

      Delikanlı Kürd çocukları, delikanlı Türk çocukları bir araya gelip; yüreğimizin isyan ateşlerini yakardık.

      Dersim, canım coğrafya cayır cayır yanıyordu.

      İsyan dolu Kürd çocukları, isyan dolu Kürde destek vermeye çabalayan Türk çocukları, boynumuzda puşiler sokağa atmıştık kendimizi.

      Silahımız zafer işaretiydi, kurşunumuz “susma sustukça sıra sana gelecek” sözleri. Korkardılar bizden, hala anlamış değilim neden korkuturduk kocaman adamları. Silahlar, coplar karşısında yalın yürek, sevdalarını, aşklarını erteleyen, haksızlığa hayır diyen, kan gördüğünde bayılan çocuklardık.

      Çoğumuzun anlında ergenlik sivilceleri, yüzünde ayva tüyleri…

      O yıllarda polis daha sokaklarda çocuklara muz dağıtmazdı.

      Tutuşturulmuştu ormanlar kan akıyordu. Yüreğimiz yanıyor isyan dolup taşıyorduk

      Sokaktaydık.

      Sol ellerimiz havada parmaklar zafer işareti, dilimizde enternasyonal marşı.

      Serçe kuşlarıydık biz, etrafımız polis kaynıyordu, korkuyorduk, korktuğumuz kadar da korkusuz, gözü kara cesurduk.

      Copun bir insanın yüzüne, kafasına nasıl indiğini, silahın öldürdüğünü, gözaltılar da insanların kayıp edildiğini biliyorduk.

      Adına neden gerilla Memo dendiğini hiç öğrenemediğim biri vardı. Kendilerine Türk solu derlerdi, bize Kürd solu. Onlar komünistti biz sosyalist.

      Yediğimiz cop darbelerinde moraran tenimizin acısını belli etmemeye çalışarak, biri birimize sokulduğumuz daracık hücrede, Ovacığı yakanlara nasıl karşı çıktığımızı, nerde kimin nasıl davrandığını, kısık sesle tartışıyorduk.

      On yedi çocuk, on yedi yeni yetme.

      Çocuk dediysem, hiç birimiz Uğur Kaymaz”ın yaşında değildik, acıyan tenimizi on üç kurşun kanatmıyordu. Berivan, Şilan, Abdullah ve diğer çocuklar gibi, patlayan bomba sonucu duru verecek kadar minicik değildi yüreğimiz. Enes gibi, sokakta yürüyen kalabalığı safça izleyip kurşunlanacak kadar dünyadan bihaber değildik.

      Polis coplamıştı hepimizi, fena halde canımız yanıyordu. Kafası gözü yarılanlar, morarmış tenine bakıp isyan edenler olarak, o daracık hücrede, hapsedildiğimiz yerde devrimci tavır sergilemek istiyorduk.

      En parlak fikir gerilla Memodan gelmişti. Açlık grevi, gözaltında açlık grevi yapmalıydık.
      Karşı çıktı bir başkası “daha ne olacağı belli değil bekleyelim” dedi…

      Dayattı gerilla Memo, Marksistsim ben, net tavır alırım, açlık grevine girmeyen haindir, karşı devrimcidir.

      Sorsan gerilla Memo”ya, gerilla nasıl yaşar bilmez. Sırtına bir çanta vurup düz yolda yürü desen, gücü yetmez, teoride anlatır ama pratikte bir işin ucundan tutmayı beceremez. Rahatından hiç vazgeçmez ama dayatmayı iyi bilir işte. ”İlle de benim düşüncem en doğru.”

      Biraz önce birlikte coplanan kafa göz yardıran, Komünist Kürdler, Komünist Türkler biz yeni yetmeler sosyalist Türkler sosyalist Kürdler sadece komünist ve sosyalistler olarak orada ayrılıvermiştik.

      Komünistler açlık grevine başladı, sosyalistler sonuç beklemeden yana tavır aldı.

      Birkaç saat sonra bırakıldık hepimiz.

      O yıllarda polis sokakta çocuklara ayakkabı dağıtmaz sözü vermezdi.

      Çoğumuz polisten kaçarken ayakkabısının bir tekini kayıp etmiştik yalın ayaktık.

      Gerilla Memo, çok kızdı, çok öfke duydu gözaltında açlık grevine girmeyenlere. Her gittiği yerde bizi –sosyalistleri- anlattı. En iyi düşünce onundu, Marksist ağabeye itaat etmemiştik. Özgürlüğü savunurken, başkasının özgürlüğünü kısıtladığını düşünemiyordu. Öfkesi, onu coplayanlara değil bizeydi. Oysa en az onun kadar bizler de bilirdik Marksizm`i ama tapınmazdık işte.

      Hem, herkes aynı düşünecek, olaylar karşısında aynı tavrı alacak ve gerilla Memo’nun davrandığı gibi davranacak diye bir kural mı vardı. Ama o yıllarda özellikle bizim yaşlarımızda bu kavgalar çok normaldi.

      Gerilla Memo’nun öfkesi, kıskançlığı, kendini beğenmişliği onu hep yalnızlaştırdı. Öfkelenip bize saldırdıkça, karaladıkça, çamur atayım izi kalsın diye tuhaf yöntemlere başvurdukça biz onu yok saydık. Konuşsun dursun, nasıl olsa akın ak, karanın kara olduğunu bilecek sağduyulu insanlarla beraberiz dedik.

      Benim yeni yetme arkadaşlarım tıpkı bir filmin finali gibi dağıldı, yaşamın acımasız ve adil olmayan kıyılarına.

      Türk Marksist koca yürek, dinlerle, kişilerle, cinsiyetlerle uğraşmayan güzel insanlardan biri F tipinde hala. Açlık grevinde yitirmiş o zekâ dolu gözlerini.

      Kürd sosyalist kızın biri, başka bir zaman diliminde biraz daha büyümüş olarak gözaltına alındı; tecavüze uğradı, evlendi şimdilerde türban takıyor. Yüreği hala o çocuklukta, isyanı hala eskisi kadar büyük.

      Bizim yeni yetme Kürd ve Türk çocuklarının bazıları çoktan yıldızların arasında her gece bana göz kırpar oldular.

      Ben de yazıyorum işte, yaşamın bütün kiri pası içinde acıların tortusuyla cümleler kuruyorum.

      Nerdedir acaba şimdi gerilla Memo, hala devrime inanır mı, kendisi gibi düşünmeyeni hain ilan eder mi, yoksa geçmişteki çocukluğunun ne kadar anlamsız olduğunu düşünüp hüzünle gülümser mi?

      Büyüdük, yaş otuz beş yolun yarısı.

      Daha olgun bakmayı öğretti hayat, siz, biz, onlar, bunlar, şunlar, öteki, beriki, olmaktan önce insan olmanın acili yetini anladık.


      Şimdi bizim çocuklarımız sokaklarda bağırıyor…

      Ne acı polis çocuklarımızın kolunu dünya âlemin gözünün önünde, hiç hayâ etmeden, çıt diye kırıyor. Kırılıyoruz, orta yerinden çatlıyor yüreklerimiz, hiç istemediğimiz kadar o an o kolu kırılan çocuğun gözlerindeki acıda ölmek istiyoruz.

      Ne acı çocuklar ölüyor, üst üste yığılmış etrafında polislerin halkalandığı kadın görüntüleri ekranlara yansıyor, coplar yaşlı kadınların, gencecik kızların tenini dövüyor biz sadece izliyoruz.

      Hala kendini dayatanlar, Marksist görünüp Marksist olamayan ablalar, ağabeyler var.

      Bir ülkede, bir coğrafyada olanları teoride kabul edip tapının diyor birileri, tapının benim ideolojime.

      Ama sokakta çocuklar ölüyor.

      Ama bir halkın varlığı inkâr ediliyor.

      Ama bu halkın içinde Marksistler de var hem de gerçek Marksist.

      Ama idam ipini göğüsleyenler dayatmıyor kendini.

      Ama emek verenler insana insanlığa dair mirasa bırakanlar da var.

      Ama bütün renklerin, bütün kokuların, bütün tatların varlığını kabul edince oluşacak demokrasi.

      Neden mi yazdım bütün bu cümleleri. Bilmem… Siz yazar işte, makale diyin, ben yüksek sesle düşünme diyeyim, kendimle konuşma…

      Neden mi yazdım, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.
      Yorum Yorum Bırak

      135çş1978or2548 Kırmızı alandaki rakamları alttaki alana girin

      Untitled Document

                Powered by vBulletin™Copyright © 2017 vBulletin Solutions, Inc.
                Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.1

                Yukarı Fırlat